Videolar

Loading...

28 Şubat 2011 Pazartesi

Aslına uygun fikir restorasyonu:)
















Kuveytli ajans fikre saygıda kusur etmemiş. Cannes'da açıkhava kısa listesine kalan tarihi eserin (2001) tipografisine bile dokunmadan aslına gayet uygun bir şekilde restore etmiş:)))

Bütün mesele budur! Apartmak da ne demek? Aslına uygun fikir restorasyonu diyelim:(

Kaynak: http://www.joelapompe.net/category/print-outdoor/fashion/#top

25 Şubat 2011 Cuma

Haydi iyi fikir öldürelim!

RBD CG'de Tolga Oruç'dan geldi. Müthiş işler. Dolaylı bir mesaj ancak bu kadar doğrudan anlatılabilir. Böyle işleri gördükçe tüm zorluklarına rağmen dayanılır bir sektör haline geliyor reklamcılık.

Tüm yaratıcı işlerde olduğuna inandığım ortak bir özellik var. Hepsinin dayandığı ana fikir, beyaz bir kağıdın üzerinde kelimelere döküldüğünde çok basit aslında. Bütün mesele o basit fikre inanıp, onu en etkili şekilde reklama dönüştürmek.

Ne demiştir acaba kreatifler bu fikri anlatırken?

"Bir açık hava konseri yapıyoruz. Üstelik Rock. Ormanda baykuşlar, sincaplar ve tavşanlar görelim. Bunlar yüksek sesten rahatsız olup kulaklarını kapatsınlar. Slogan da ORMANDA ROCK olsun."

Öldürelim bu fikri haydi! Bayılırız ya iyi fikir öldürmeye.

"Güzel ama hayvanlara zarar verdiğimiz düşünülür."
"Hayvanların kulaklarını kapatması çok basit bir fikir."
"Ormanda Rock fikrini anlatmıyor. Çok dolaylı bir anlatım."

Neyse ki, bu işi yapan ajans böyle düşünmemiş:)

İnsan kaynaklarına ne oluyor?

2001 ve 2009 krizleri atlatıldı ama uzun bir süredir atlatılamayan başka bir kriz var: İnsan kaynakları krizi!

Herkes mutsuz. Çalıştığı iş kolundan, işyerinden, patronundan, çalışma arkadaşlarından, müşterilerinden, aldığı ücretten, hatta bazen kendisinden... Herkes çalıştığı işyerini değiştirdiğinde bir şeylerin de olumlu yönde değişeceğini düşünüyor. Askerde acemi birliğinde, herkesin usta birliği olarak başka bir yere çıkmayı hayal etmesi ve "abi, her yer buradan daha iyidir" demesi gibi. Sorun da buradan kaynaklanıyor, zira hiçbir birliğin diğerinden pek farkı yoktur. Asıl sorun daima eratın kafasındadır. Çünkü onlar askerlik yapmaya değil, askerliği bitirmeye gelmişlerdir. Oysa askerlik sadece bittiğinde biter. Askerlikte kayıtsız şartsız, fiili olarak asker olan herkese askerlik yaptırılır.

Aslında her türlü iş böyledir. İş işe odaklanarak yapıldığında güzeldir ve hatta kolaydır. İşine odaklanan adama hayat batmaz. Kapitalist sistemi insanoğlu ve insankızı kendi istedi ve onun beraberinde getirdiği rekabet, fiyat odaklılık, stres, belirsizlik, kaybetme korkusu gibi sorunlarla da yaşamayı öğrenmek zorunda. Sorun her yerde aynı. Altı yılda on iki şirket değiştiren kimseye tecrübeli gözüyle bakılmıyor. Ben bunu on beş yıl önce söyledim ve bugün acı tablo ortada.

Yapılması gereken tek şey; insanın işini sevmesi. İşyerini, patronunu, çalışma arkadaşlarını, ücretini değil; öncelikle işini... Ardından da sebat etmek geliyor. Dolayısı ile benim 2S kuralım daha basit ve argoya da dayanmıyor: Sevmek ve Sebat Etmek.

Bunu yapabilmek için uzak doğudan iki özdeyiş yardımcı olur belki:

"İşini severek yaparsan, hem yorulmamış, hem de üste para kazanmış olursun."
"Nehrin kenarında sabırla bekleyen komutan, zamanla düşmanlarının cesetlerinin suda aktığını görür.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Gevrek CV'ler:(

Uzun yıllardır, farklılaşma çabası içinde olan CV'ler alırım. Bir kısmı reklam sektörünü pek eğlenceli bir sektör olarak gördüğünden olsa gerek, oldukça eğlenerek yazılmıştır. Bir kısmı da zeki görünmek için bütün sınırları zorlamıştır. Açıkcası, bunlara pek rağbet etmesem de, her zaman tebessümle karşılamışımdır. Bir bölümünü merakımdan davet etmişliğim de vardır. İyi ki davet etmişim. Gördüm ki, eğlenceli yazanlar hüzünlüdür; zeka bombası patlatanlar da hiç öyle Einstein falan değildirler.

Eskiden bu tip CV'ler geldikçe, "bu çocuklara okulda bu işin nasıl bir iş olduğu doğru düzgün anlatılmıyor mu?" diye sinirlenirdim. Şimdi ise, bu tip CV'leri bulsam öpüp başıma koyacağım. Zira tersine evrimin bir sonraki aşamasına geçmiş durumdayız:(

Şimdi artık CV'lerde şöyle ifadeler var:

"X diye bir ajansta çalışıyorum."
"Şimdilik bu ajansta takılıyorum."
"Aradığımı hala bulamadım; beni anlayacak bir ajans arıyorum."

Bunlar şaka değil! Hepsi gerçek. Aslında acı gerçek. Beyefendi ya da hanımefendi çalıştığı ajansı tanımlarken "... diye bir ajans" diyebiliyor; şu anda yaptığı işi "takılmak" olarak tanımlayabiliyor; ya da kendi istikrarsızlığını "beni anlayacak ajans arıyorum" diye örtmeye çalışabiliyor.

Yaratıcılık tahmin edilenden çok daha ciddi bir iştir. Benim tanıdığım tüm reklam ustaları disiplinli insanlardır. Tanıdığım en yaratıcı insanlar gayet normaldir. Bugüne dek farklılaşma çabası içinde olanların pek çoğunda mutlaka bir eksiklik olduğunu gördüm.

Bu çocuklara bu aklı kim veriyor bilemem ama birileri, çalıştığı ajansa ve yaptığı işe saygı duymayana, kimsenin saygı duymayacağını söylemeli.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Reklamda pişti vakaları:)












"Pişti" konusu reklamcılıkta çok tartışılır. Piştiler masum bir "çoklu yaratıcılık" örneği de olabilir; esinlenirken kendini kaybedip abartma:) da. Ancak gerçek şu ki, dünyada reklamcılık piştilerle doludur. Şahsen ben aynı konkurda pek çok ajansın hemen hemen aynı işi getirdiklerine tanık oldum.

Jin Cheong Cheng'in "Multiple Thinking and Multiple Creativity" adılı çalışmasında yaratıcı hiyerarşinin "DATA > INFORMATION > KNOWLEDGE > INTELLIGENCE" sırasıyla ilerlediğini gördüm. Yani veriden bilgiye, bilgiden nitelikli bilgiye ve en sonunda nitelikli bilgiden fikre ulaşılıyor. Cheng eyleme geçerken aynı sırayı tersten önermiş. Aslında bunu farklı bir teori için düşünmüş ancak ben bu modeli görünce bir fikir bulunduğunda "DATA > INFORMATION > KNOWLEDGE > INTELLIGENCE" sıralamasına tersten bakmanın iyi bir sağlama olacağını düşünüyorum.

Özetle "INTELLIGENCE > KNOWLEDGE > INFORMATION > DATA" şeklinde yapılacak bir sağlama piştinin ilacı olabilir. Tabii arzu edilirse:)







17 Şubat 2011 Perşembe

Dünyanın en kötü konumlamalarından biri.

Geçenlerde iletişimde mesaj aktarımı ile ilgili bir makale yazarken aklıma geldi. Bir zamanlar uyuşturucu maddeleri ve alkolizmi tanımlarken kullanılan bir ifade vardı: KEYİF VEREN MADDELER.

Kim bulmuşsa, meslekten men etmek gerek:) Kim keyif veren bir şey kullanmak istemez ki? Özellikle uyuşturucu gibi bir bela, böyle mi konumlanır? Hiç mi içgörü okunmaz?

Düşünün ki, uyuşturucu maddeler için, ölümün bile korku olmadığı, bu beladan ölenlerin bile cool algılandığı bir kitle üzerinde etkili olmak istiyorsunuz; ya da alkolizm gibi ocak söndüren bir dert üzerine gitmek istiyorsunuz; ama bunları konumlamanız KEYİF VEREN MADDELER!

Kel başa şimşir tarak misali, böyle konumlamanın mesajı da "KEYİF VEREN MADDELER KULLANMAYIN" oluyor.

İletişimde en önemli aşama konumlama. Eğer yanlış konumlama ile başlarsanız, mesajınız da yanlış olur. Yanlış mesajın sonucu da, iletişim yapmadığınız dönemden bile beter bir duruma düşmektir.

15 Şubat 2011 Salı

COLIN'S'in yeni reklam kampanyası.



















Marka danışmanlığını yaptığım COLIN'S'in "Değiş. Geride Kalma." konseptli kampanyalarının ikinci dalgası başladı.

Hayatın rutinlerini yırtarak çıkan insanlar konseptinin işlendiği kampanya DDB&Co. İstanbul tarafından hazırlandı, prodüksiyonunu DEPOGRAPHY'nin yaptığı çekimlerde kamera MEHMET TURGUT'taydı.


13 Şubat 2011 Pazar

PTT'ten bir "lovemark" etkinliği.

Bugün gördüm, çok beğendim. PTT İstinye Park ile ortak bir etkinlik yapmış. Adı: Aşk Postanesi.

Köhnediğini ve marka endamını yitirmiş olduğunu düşündüğüm PTT için son derece akılcı bir etkinlik. Gidip kendinize bir kartpostal seçiyorsunuz ya da mektup yazıyorsunuz; hatta sevdiğinize telgraf bile çekebiliyorsunuz. PTT Sevgililer Günü şerefine bu hizmetlerin hepsini ücretsiz veriyor.

Bu etkinlik birkaç yönden çok başarılı:

Bir kere herşeyden önce Istanbul'un iyi bir harmanı olduğunu düşündüğüm İstinye Park'ta olması nedeniyle geniş bir kitleye hitap ediyor. Öte yandan çok kuvvetli bir jenerik içgörünün üzerine oturuyor; çünkü artık insanlar aşklarını yeni teknoloji ile ifade edemeyeceklerini iyice anlamış durumdalar. Artık sevgilisine yazdığı mektubu beğenmeyip defalarca yırtan ve tekrar tekrar temize çeken kaç kişi kaldı hayatta.

Etkinlik bu nedenle oldukça ilgi çekmiş durumda. Ben orada yarım saat kaldım; Aşk Postanesi hiç boş kalmadı. PTT'nin marka stratejisini bilmiyorum. Bu nedenle konuşmam doğru olmaz. Ama böylesine; hem stratejisi, hem de yaratıcılığı yan yana ve güçlü olan projeler arka arkaya gelirse, marka endamı yükselir.

Bir de PTT, bu etkinliği kurumsal sitesinde de paylaşabilseydi, daha doğru olurdu.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Tarihi Vefa Bozacısı, Al Ries ve Odaklanma Kuralı.

















Al Ries yıllardır "Odaklanma Kuralı" ile ilgili konuşur. Yatırımcıların, kurucuların, pazarlama yöneticilerinin, yarattıkları markaların başarısının sarhoşluğuyla farkı kategorilere uzandığından ve bunun sonun başlangıcı olduğundan bahseder. Kayıtsız, şartsız haklıdır. Bunun ne kadar doğru bir tespit olduğunu bugün Tarihi Vefa Bozacısı'nda bir kez daha anladım.

Tarihi Vefa Bozacısı'nın kökleri 1876 yılına kadar uzanır. Boza dendiğinde akla gelen ilk isimdir Tarihi Vefa Bozacısı.

Bildiğiniz gibi Boza da sarı leblebiyle içilir. Bozada elde ettiği başarının ardından Tarihi Vefa Bozacısı leblebiyi de aynı dükkanda satayım diye düşünmemiş. O zamanlar Al Ries ortalarda olmamasına rağmen Tarihi Vefa Bozacısı odaklanma kuralına sadık kalmış.

Tarihi Vefa Bozacısı'na gelenler önce karşısındaki Vefa Leblebicisi'nden sarı leblebilerini alırlar ve ardından bozalarını içmek üzere tarihi dükkana geçerler. İsteseydi dükkanın içinde sarı leblebiyi de ben satacağım derdi Tarihi Vefa Bozacısı. Ama dememiş ve pazarlamanın en hayati kurallarından biri olan "Odaklanma Kuralı"na sadık kalmış.İyi ki öyle yapmış; başarısı ortada.

Böyle başarılı Türk markalarına baktıkça düşünmeden edemiyorum. Aslında Osmanlı 19. Yüzyıl'ın sonlarından itibaren Avrupa'da başlayan ve bizim de içinde olduğumuz ateşle yarım yüzyıl yanmasaydı, zaman ve sermaye kaybetmez; böylece Amerika'da doğan markalar kadar marka bu ülkeden dünyaya yayılırdı. Buna eminim.




















9 Şubat 2011 Çarşamba

Hedef kitle yarışma jürisi mi?
















Kırmızı'nın 146. e-broşürü ile geldi. Zekice hazırlanmış bir reklam. Kıskandıracak kadar ince düşünülmüş bir fikir ve uygulama. Lebeau Oto Camı logosunun yanında "Fast Repair" mottosu yazıyor. "Hızlı onarım" bu kadar ustalıkla anlatılabilir.

Ancak yine de insan sormadan edemiyor:

"Hedef kitle yarışma jürisi mi?"

8 Şubat 2011 Salı

İnternet reklamları böyle mi olmak zorunda?















Soldaki, reklam tarihine geçmiş efsane bir iş.

Sağdaki, bir internet reklamı...

İnternet reklamları küçük düşünmek zorunda mı?

6 Şubat 2011 Pazar

Bu ayki BRANDage yazım: Markalar ve AVM'ler.

Bu ayki BRANDage yazım Markalar ve AVM'ler üzerine...

Yirminci yüzyılın büyük bölümünde perakende olgusu muhteşem bir ikilinin omuzlarında yükseldi: Markalar ve Caddeler. Ancak modern pazarlama, perakendede karşımıza yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren bambaşka bir kahraman daha çıkardı: Alışveriş Merkezleri ya da alıştığımız adıyla AVM’ler.

BRANDage'deki yazımda “Marka-AVM” ilişkisini, “Marka-Cadde” ilişkisinden güçlü kılan birkaç faktörü sıralamak istedim. Bunlar; marka karışımı (brand mix), trendler, ortak promosyon, alışveriş turizmi, standartlar, güvenlik, tüketici hakları ve deneyim...

Tüketici neden AVM'leri tercih ediyor? AVM'ler dünyada neden büyümeye devam ediyor? Bunların cevapları ve marka adına yine pek çok dosya Şubat BRANDage dergisinde.

Algılama yönetimi açısından "Seninle bir dakika"


Milletçe bizde 9/11 etkisi yaratan bu olayı uzun süre hafızalarımızdan silememiştik. Türkiye Markası için sektörden stratejist arkadaşlarımla çalışırken bile "Seninle Bir Dakika" gündem konusu olmuştu. Midnight Express'ten sonra Türkiye Markası'na darbe indiren en büyük olaylardan biriydi sanki 1975'in Eurovision'u. Özetle bu olay, milli bilinçaltımızda İnebahtı Bozgunu etkisi yaratmıştı :(

Bu sonuçla Avrupa kamuoyunun verdiği mesaj açıktı: Siz Türkler müzikten anlamıyorsunuz. Hele batının müziğiyle uzaktan yakından bir alakanız olamaz.

Oysa ben o şarkıyı çok sevmiştim. Hatta ilk duyduğumda 12 yaşın verdiği platonik duygularla sevdiğim ilk kızı hayal etmiştim. Ama şarkı yarışmada sonuncu olunca, bu şarkıyı dinlerken seni düşündüm diyemedim kızcağıza elbette. Daha açılamadığım sevdiğim kızın müzikten anlamadığımı düşünmesini istememiştim. (Daha Kabataş Erkek Lisesi'ne henüz gitmemiştim ve içimdeki asi ruh palazlanmamıştı.)

Peki gerçekten "Seninle Bir Dakika" kötü bir şarkı mıydı?

Elbette, değildi! Amatör müzik bilgimle bile rahatlıkla söyleyebilirim ki; "Seninle Bir Dakika"nın müzikal alt yapısı tartışılmaz. Akor yürüyüşündeki matematiğe bakan en amatör müzisyen bile bunu rahatlıkla görebilir.

Bu nedenle, "Seninle Bir Dakika"ya tamamen algılama yönetimi açısından bakmalıyız. Eurovision bugün bile tam bir siyasi arenadır. Bugün hala hissedilen "Avrupa'da Türk etkisi istemiyoruz" tavrı, o gün müzikal (!) bir alanda baş göstermiştir, o kadar.

Şarkı güzel... Hem de pek güzel. Şarkıyı bir de Özlem Tekin'den dinleyin. O da güzel söylemiş. Sonra, "Seninle Bir Dakika"yı Fransızca hayal edin; yabancı dilde "Unutulmayanlar Listesi"ne girer miydi girmez miydi, düşünün:)

Algılama yönetimi işte böyle bir şey. Gerçekler bilmediğimiz diyarlarda sıradağlar gibi dizilebilir. Maalesef bunun bir önemi yok. Oysa algı o gör(e)mediğimiz dağları zihnimizde nasıl canlandırdığımızdan başka bir şey değildir.

Dün "Seninle Bir Dakika"yı Youtube'da dinleyince düşündüm bunları. Avrupa "sen sonuncusun" dediği için beğenmediğimiz romantik bir şarkının itibarını kendi tarafımda iade etmek istedim. O zamanlar sevdiğim kıza, "Seninle Bir Dakika'yı dinlerken seni düşündüm" diyemediğim için, algılara yenildiğim için utandım.

Dünyanın bütün yaşlıları bir gün sosyal medyada birleşecek mi?

BrandAge'deki aylık yazılarımdan Ocak 2011 yazısı hakkında kısa bilgiyi daha önce vermiştim.

Yazının tamamı aşağıdaki gibidir:

Dünyanın bütün yaşlıları bir gün sosyal medyada birleşecek mi?

İki binlerin başında, gelecekte internetin gençlerden daha çok ileri yaş gruplarını ilgilendireceğini söylediğimde, çevremdeki herkesin olumsuz tepkisini almıştım. Bugün bu öngörüm Amerika Birleşik Devletleri’nde fazlasıyla doğrulandı. Bu ülkedeki ileri yaş gruplarının sosyal medyadaki performansı, markaların onları bu ortamda karşılamasını gerektirecek büyüklüğe gelmiş durumda.

Sosyal medya performansını gözler önüne seren platformlardan biri olan FLOWTOWN.COM, Amerika Birleşik Devletleri’nde sosyal medyanın demografik özelliklerini açıkladı.FLOWTOWN.COM’ın ortaya koyduğu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri’nde sosyal medyaya entegre olan internet kullanıcıları arasında en yüksek performansı 50 yaş ve üzerindeki insanların gösterdiğini ortaya koyuyor. İnternetin dünya genelinde gençlere nazaran ileri yaş grupları için çok daha ideal bir ortam olması, bugün itibariyle bir teoridir. Ancak sosyal medya, Amerika Birleşik Devletleri’nde bu teoriği pratiğe dönüştürebilecek ürün özelliklerini ortaya koyarak, 50 yaş ve üzeri kişiler için çok şey ifade eder hale gelmiştir.

FLOWTOWN.COM’ın ortaya koyduğu sonuçlara göre; Amerika Birleşik Devletleri’nde 2005 yılının Eylül ayında sosyal medyayı kullananların yaş grupları içindeki performansı şöyledir: 18-29 yaş grubunun % 16’sı, 30-49 yaş grubunun % 12’si, 50-64 yaş grubunun % 7’si ve 65 yaş üzerindeki kişilerin % 5’i sosyal medyayı kullanmakta. Araştırmaya göre, 2010’un Mayıs ayına gelindiğinde; 18-29 yaş grubunun % 86’sı, 30-49 yaş grubunun % 61’i, 50-64 yaş grubunun % 47’si ve 65 yaş üzerindeki kişilerin % 26’sı sosyal medyayı kullanır olmuş. Bu süre içindeki artış oranlarına bakarsak; 18-29 yaş grubu 5,37 kat, 30-49 yaş grubu 5,08 kat, 50-64 yaş grubu 6,71 ve 65 yaş üzerindekiler 5,2 kat artışla sosyal medyayı kullanmaya başlamış. Yani FLOWTOWN.COM’ın da belirttiği gibi, sosyal medyaya katılımda yaş gruplarının kendi içinde en yüksek oran 50-64 yaş grubuna ait.

Artış oranlarını bir kenara koyarsak; Amerika Birleşik Devletleri’nde 50-64 yaş grubunda olan her iki internet kullancısından birinin ve 65 yaş üzerinde olan her dört internet kullancısından birinin sosyal medyayı kullandığını görmekteyiz. Bu müthiş bir sonuçtur ve Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı kalmayıp, yakında etkisini bütün dünyada gösterecektir.

Ancak COMSCORE verilerine göre, bugün Türkiye’de internet kullanıcılarının % 88’i 15-44 yaş grubundadır. İleri yaş gruplarına baktığımızda; 45 yaş üzeri internet kullanıcılarının oranı % 12 ve 55 yaş üzeri kişilerin internet kullanım oranı ise sadece % 2’dir. Bununla birlikte aynı COMSCORE verilerine dayanarak biliyoruz ki, Türkiye’deki internet kullanıcısının % 95’i sosyal medyayı kullanmaktadır. Dolayısıyla Türkiye özelinde, ileri yaş gruplarında internet kullanımı arttıkça sosyal medya kullanımı da artacak ve aynen Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi, Türkiye’de de internetin bir avuç gencin kendi kendine eğlendiği bir yer olmadığını görmemiz son uzun zaman almayacaktır.

İleri yaş gruplarının sosyal medyadaki performans trendinin gelecekte markalara olan etkisine gelince...

Herşeyden önce, ileri yaş gruplarında marka sadakati gençlere göre daha fazladır. Bu durum sosyal medya kullanımı açısından da, sosyal medyada boy gösteren markalara sadakat açısından da son derece önemli sonuçlar doğruracaktır. Öte yandan, ileri yaş grupları gençlere göre daha istikrarlı ve disiplinlidir. Zaten göreceli olarak sahip oldukları marka sadakatini beraberinde getiren de bu istikrar ve disiplindir. Yine bu yaş grubu ekonomik anlamda cep harçlığı dünyasına göre çok daha büyük bir dünyadır. Düzenli gelirleri ve düzenli gelirin yanında yıllar boyunca yaptıkları birikimler çok daha yüksektir.

İleri yaş gruplarının gençlere göre daha istikrarlı ve disiplinli olduklarının göstergesi olarak aşağıdaki tabloya bakmamız yeterlidir. Bu tabloda da görüldüğü gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Twitter statülerini güncellemede en fazla büyüme oranı 50-64 yaş grubuna ait.

Markalar yıllardır sadakat duyguları olmayan genç yaş gruplarına dünya kadar uzun vadeli yatırım yaptılar. Yaşadığım pek çok örnekte gençlere yapılan bu uzun vadeli yatırımların geri dönüşünü alamadıkları için kafalarını duvarlara vuran (!) marka yöneticileri gördüm.

Buyrun size interaktif pazarlamada büyük bir fırsat. Hayat tecrübesi ve birikim denen en büyük sermayenin gücüyle, ileri yaş grupları gelirlerini markalara aktarmak için sizi sosyal medyada bekliyor olacak. 2011’den itibaren gözlemlememiz gereken trendlerden biri kesinlikle budur.

İddia ediyorum; en fazla 5 yıl içinde başta hazır giyim, eğlence, otomotiv ve teknoloji marketleri gibi gençlere hitap ettiği düşünülen pek çok endüstri, interaktif mecralarda ileri yaş gruplarına yapacakları yatırımdan büyük geri dönüş alacaktır.

Özetle, sosyal medya kullanımı sanıldığı kadar genç işi değil. Amerika Birleşik Devletleri’nde sosyal medyayı kullananların yaş ortalaması 37. Linkedin kullanıcılarının yaş ortalaması 44, MySpace kullanıcılarının yaş ortalaması 31, Facebook kullanıcılarının yaş ortalaması 38 (üstelik Facebook kullanıcıların % 60’ı da 35 yaşın üzerinde), Twitter kullanıcılarının yaş ortalaması 39 (üstelik Twitter kullanıcıların % 64’ü de 35 yaşın üzerinde).

Fazla söze gerek yok; dünyanın bütün yaşlıları yakın gelecekte sosyal medyada birleşecek.

Rakamsal bilgiler ve tablolar için yararlanılan kaynaklar:

http://www.flowtown.com/blog/older-people-flocking-to-social-networks?display=wide

http://www.webrazzi.com/2010/11/09/webrazzi-summit-sunumlari/



5 Şubat 2011 Cumartesi

Araştırmanın esiri değil, efendisi olmak.

































Bu aralar, bazı müşterilerim ve pazarlama profesyonelleri ile araştırma meselesini konuşuyoruz. Garip olan şu ki, bazıları araştırmaya olan inançlarını tamamen yitirmişlerken, bazıları da araştırmanın esiri olmuş durumdalar.

Bence ikisi de yanlış.

Öncelikle herşeyden önce, araştırmaya inanmayan grup için söyleyeyim: Araştırma din değil ki, inanılsın. Araştırma bilim. İnanıp inanmamak diye bir seçenek söz konusu olamaz. Hedefe uygun olarak doğru tasarlanan araştırmalar, ışık tutar, yol gösterir. Mesela marka danışmanlığını yaptığım COLIN'S için strateji yazım sürecinin en başında, önce kalitatif, ardından da kantitatif araştırmalar yaptırdık ve sonuçlarını cımbızla ayıklayarak mükemmel bir strateji geliştirdik.

İkinci grubun durumu da içler acısı. Onlar da araştırmanın esiri olanlar. Yaptırdıkları birbirinden farklı araştırma ile tam bir bilgi çöplüğüne sahipler. Bu durumda "ayıkla pirincin taşını" demekten başka bir şey kalmıyor. Mesela bu grupta kronik bir fokus grup hastalığı var. Her işi ön-teste tabi tutma eğilimindeler. Yeter ki, risk almasınlar. Ne güzel! Tüketici de zaten ona bir quick-and-rough ile story board sormamızı bekliyordu:(

Araştırma pazarlamanın tartışılmaz bir disiplini. Ama fikri tüketiciye sorma meselesi benim uzak durduğum bir konudur. Zira yaratıcı iş bir komite ya da fokus grubun değerlendirebileceği bir şey değildir.

AAF'nin (American Advertising Federation) ADS OF THE WORLD'de gördüğüm reklam serisi, aslında yaratıcı işe yapılan bu tip müdahalelerin yaratıcı işe olan zararlarını gayet net bir şekilde ortaya koyuyor.

Özetle, araştırma hep var olacak ve olmalı. Ama asıl mesele onun kölesi değil, efendisi olmayı bilmek. Bunun için de strateji bilgisi ve stratejik davranma niyeti gerekli.

Bu nedenle, vizyonu belirlemek, bu vizyon önündeki bariyerleri ve pazarın marka için çekici alanları ortaya koymak; buna göre stratejik gereklilikleri belirlemek için yapılması gereken onlarca araştırma türü var. Zaten tüm bu aşamalar "Temel Performans Göstergeleri"nin % 80'inin ortaya çıktığı alanlar ve ölçülmeleri gerekir. Kreatif işi test edene kadar bunlar doğru dürüst yapılsa, hem araştırma sektörü daha da büyür, hem de sağlam zeminlere oturan marka stratejileri yazılır.

Kreatif Ajans ne demek, bilen var mı?

"Ajans ajanstır" başlığı ile IPZ 2010'da yaptığım konuşma hakkında Çok Değerli Ali Ağabey (Saydam) Marketing Türkiye'nin Mart sayısında yazmış. Öncelikle her zaman aklına başvurduğum Ali Ağabey'e, övgüsüne mazhar olduğum için çok teşekkür ederim.

Bu konuşmada da belirttiğim gibi, gerçekten yaratılan kavram karmaşası artık dayanılmaz hale geldi: Above-the-line, below-the-line, dijital pazarlama, gerilla pazarlama, ve saire...

Geçenlerde yine beynime kan hücum etti. Bir muhterem marka yöneticisi ANA AJANS deyiverdi.

ANA AJANS nasıl bir şeydir, bilen var mı? Ajansın anası, babası, kızı, kızanı olur mu? Ajans ajanstır.

Bir de KREATİF AJANS meselesi var. O zaten muhteşem bir kavram. Bu lafın "bunun üzerine ajans yok" demek ister gibi bir tavrı var. Ajans zaten kreatif olmak zorunda değil mi?

IPZ'deki konuşmamda da belirtmiştim. Reklamcının tek görevi hizmet verdiği markanın beğenisini ve satışlarını arttırmaktır. Basit konuşalım. Ajans dediğimiz varlık da, markanın beğeni ve satışlarını arttıracak büyük fikri ortayan koyan şirkettir.

Beğeni ve satışları arttırmayan, adının önünde arkasında ne olursa olsun, ajans da değildir, stratejist de...

"Ambient" reklam böyle olur.















Pattex'in ambient kategorisindeki reklamı gibi işler, doğal olarak fikir güzel olunca viral etki de yaratıyor.

Yaratıcı fikir "Sadece Pattex, Pattex gibi yapıştırır" iddiasını fazlasıyla destekliyor.

Her zaman olduğu gibi, yaratıcılık ve strateji iç içe, yan yana.

Üzerine söylenecek başka söz yok.


4 Şubat 2011 Cuma

COLIN'S defilesinde Kavak Yelleri:)

Marka Danışmanlığını yaptığım COLIN'S, İstanbul Fashion Week 2011'de koreografisini Uğurkan Erez'in hazırladığı defileyle 2011 İlkbahar-Yaz Koleksiyonu'nu tanıttı.

Defilenin sürprizi Kavak Yelleri Dizisi'nin iki starı, Efe (Dağhan Külegeç) ve Aslı'nın (Pelin Karahan) defilenin sonunda podyuma çıkmasıydı.

Bu defile COLIN'S'in 2011 İlkbahar-Yaz Lansman Kampanyası'nın açılışı niteliğindeydi.

Birkaç gün sonra, COLIN'S'in "Değiş. Geride Kalma" temasının ikinci dalga marka kampanyası başlayacak.