28 Nisan 2010 Çarşamba

Coca Cola 90 Türk TV filmi yayına girdi.

90 Türk kampanyası tam gaz devam ediyor.

Güney Afrika Dünya Kupası brifine yönelik Project House'da yarattığımız "90 Türk" kampanyası için, Coca Cola, reklam filmini hazırlatarak yayına soktu. Web sitesi reklam filmi öncesinde Hürriyet'te en iyi ilk beşteydi. Bu reklam filmiyle hız kazanacak olan "90 Türk", mayıs ayı boyunca adından çok söz ettirecek.

www.90turk.com


27 Nisan 2010 Salı

Hayat bir oyun mu? Chopstick'le sinek avlamak pek çok şeyden daha mı keyifli?

Sony Pictures'ın i-phone ve i-pad için geliştirdiği 5 mini oyundan biri de "chopstick'le sinek avlamak". Bu oyun, böylesine pek de keyifli olmayan bir işi oldukça keyifli bir hale getirmiş.

Üstelik chop-stick'le...

İşte tam da bu nedenle dijital dünyadan bu kadar çok lovemark'ın çıkmasına şaşırmamalı. Açıkçası google ile başlayan "logomla oynayabilirsin" tutumu gibi ya da sosyal medya ile başlayan "networkleşme kolaylığı" gibi pek çok dijitale has özellik nedeniyle, dijital off-line'dan fersah fersah öndedir.

Çünkü hiç mi hiç kasmamaktadır ve hayatın bir oyundan ibaret olduğu gerçeğini açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

http://creativity-online.com/news/sony-pictures-karate-kid-iphoneipad-game/143451


16 Nisan 2010 Cuma

90 TÜRK yayında. http://www.90turk.com/

Güney Afrika'da gerçekleşecek olan 2010 Dünya Kupası'na Türkiye olarak gidemiyoruz. Pardon gidemiyorduk:)))

Ama pazarlama ve pazarlama iletişiminde çareler tükenmez; tükenmemeli de. Bizlerin varlık sebebi de bu değil mi?

Bu yılın başında, Project House'da müşterimiz Coca Cola, 2010 Dünya Kupası FIFA Partner'ı ve Türkiye Futbol Federasyonu'nun da sponsoru olarak, kupaya Türk Milli Takımı'nın katılamadığı bir ortamda konkur açtı. Project House olarak marka iletişiminde stratejiyi kurgularken sadece "dijital" odaklı bakmıyor; marka iletişiminin temel stratejik değerlerine göre hareket ediyoruz. Bu nedenle öncelikle aşmamız gereken bariyeri net olarak tanımladık: "Milli Takımın Güney Afrika'ya gidemediği bir dünya kupası öncesinde, Coca Cola olarak futbol ruhunu nasıl ateşleyebiliriz?" Ardından da, Strateji planlama modelimiz DEEP'in (Digital Effectiveness & Efficiency Plan) bir aracı olan DEEP Insight Generator ile bu bariyeri çözecek olan tüketici içgörülerini ortaya çıkardık. Bu içgörülerden biri zaten yaratıcı fikre de gebe olan bir içgörüydü: Türk futbolseverler kendilerini dünyanın en iyi taraftarları olarak görüyorlardı. Nitekim bu içgörü sonunda, futbolu tanımlayan 90 rakamının yanına, içgörü analizinde çıkan muhteşem taraftarı koduk ve 90 TÜRK fikri ortaya çıktı. Bu fikre dayalı olarak hazırladığımız kurgu sonunda Coca Cola, futbol çoşkusunu en güçlü şekilde gösteren 45 kişiyi yanında görmek istedikleri bir kişi ile beraber Dünya Kupası'na gönderiyor. 90 TÜRK ülkece futbola olan tutkumuzun elçisi olacak. Milli Takım gidemezse, onlar gider Güney Afrika'ya:)))

90 TÜRK takip edilmeye değer büyük bir proje ve 90 TÜRK'e dair daha çok sürprizler olacak:)))

Bu arada Project House'da bize özel bir duygudan bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu proje için konkura hazırlanırken, Project House'da müthiş bir ekiple çalıştık. Büyük işti Coca Cola'nın futbol için açtığı dijital konkur. Futbol adına bütün incilerimizi döktük. PS hastaları, zıvanadan çıkmış fanatikler (mesela ben), tribün kurtları, Ultraslan, Çarşı, GFB eskileri, veteranlar, Lig TV'ciler, vesaire, futbola neresinden bulaşırsak bulaşalım her birimiz bir bomba patlattık. Maç ve tribün anılarını anlatmaktan toplantılar bitmez oldu. Ben ki, kızının boya takımlarından lacivert renkli olan kalemi atan bir adam olarak Fenerli, Kartal demeden heyecanla dinledim hikayeleri. Kalbimde yara olan 6-0 esprilerine bile sırıttım şirin şirin. Bu futbol nasıl bir hastalıktır ki, sadece konkur niyetine değil, futbol adına neredeyse günde 2 kere toplanır olmuştuk bir ara. Yapmadığımız delilik kalmadı; Güney Afrika'da film bile çektik. Bir film de Project House'da vending makinesinin önünde çektik. Aşağıdaki film, konkur boyunca yaşadıklarımızı gayet net anlatıyor. Bu arada ajanstaki arkadaşlarımın önünde eğilirim. Ben böyle konkur aşkı görmedim. Her zaman inandığım şey, bir kez daha oldu: Aşk konkur aldırdı.

Coca Cola ve Futbol aşkı:)



11 Nisan 2010 Pazar

Bir markanın yanaklarındaki ruj izi:)

Tefal, Project House'da müşterimiz. Geçenlerde Tefal'in MSA'da (Mutfak Sanatları Akademisi / http://www.msa.tc/) gerçekleştirdiği blogger etkinliği sonrasında PEÇETEDENNOTLAR bloğundaki bir yazı markalaşma sürecinin hemen hemen son evresi sayılan bir sürecin önemini ortaya koyuyor.

Bu süreç LOVEMARK olma sürecidir. TEFAL önemli bir segment için bu özelliğe sahip bir marka. Blogdaki bu etkinliğe yönelik "Ruj ve Tefal" isimli keyifli yazı, bunu destekleyen nitelikte.
http://pecetedennotlar.blogspot.com/2010/03/ruj-ve-tefal-lipstick-and-tefal.html

Ancak yazı kadar önemli olan bir başka lovemark işareti, fotoğraftaki ürünün üzerindeki ruj izi. Bu ruj izi aslında bir duygu göstergesi yani özetle bir sonuç. Önemli olan, insanların üzerinde ruj izi bırakmalarına sebep olan markaların ne yaptığını, ya da neye sahip olduğunu anlamak...

Öncelikle şunu söyleyeyim: LOVEMARK kriterleri, Kopenhag Kriterleri'nden daha basittir.

Birincisi; markanın "duygulara hitap eden bir iş yapması" gerekiyor. Bankalar ve aküler için üzgünüm. Lovemark olmak için, çiklet olmak bile banka ya da akü olmaktan daha avantajlıdır. İkincisi; markanın "net, açık bir söyleminin ve duruşunun olması"dır. Bu söylemin gücü tüketicinin zihninde markayı gizemli ve saygın bir yere yerleştirir. Bundan sonra "markanın tüketiciyi mutlu etmesi" gelir. Bunun için yapması gereken, tüketici içgörülerine hitap eden ürünler yaratmak ve bu ürünleri tüketicisine en iyi hizmetle sunmaktır. Bir sonraki kriter "tüketiciye doğru yerde ve doğru zamanda dokunmak"tır. Bunun diğer adı: "Yakınlık"tır. Bu durumu yönetmek özellikle global markalar için çok hassasiyet gerektiren bir konudur. Global markalar konumlandırmalarını her ne kadar evrensel kavramlar üzerine inşa etseler de, lokal değerlere odaklanmak ve lokal beklentilere cevap vermek durumundalar. Ben Tefal'in bunu yıllardır çok başarılı şekilde yaptığını düşünüyorum. Son kriter olarak tüm bunları "sosyal paydaşlarına en iyi şekilde anlatmak" gelir. Tefal'in MSA'da gerçekleştirdiği Blogger Etkinliği bunun en başarılı örneklerinden biridir.

Tefal bana göre tüm lovemark gerekliliklerini Türkiye'de yıllardır çok başarılı bir şekilde yerine getiriyor. Dolayısı ile hedef kitlesi olan kadınlardan gelen bir öpücüğü de, fazlasıyla hak ediyor:)

Doğuş Üniversitesi İşletme Kulübü'nde global krizden gençlere kalan miras tartışıldı.

Geçen perşembe Doğuş Üniversitesi İşletme Kulübü'nün II. İşletme Kongresi'nde "Global Krizden yeni nesillere ne kaldı" başlıklı bir panele katıldım. Paneli Doğuş Üniversitesi İktisadi ve İdari İlimler Akademisi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Sayın Elif Çepni yönetti.

Panelin benim için en ilginç yanı, mezunu olmamdan gurur duyduğum KABATAŞ ERKEK LİSESİ'nden sınıf arkadaşım Vatan Gazatesi Yazarı, Fortune Genel Yayın Yönetmeni ve Ekonomist Ali Ağaoğlu'nun davetlisi olmamdı.

Ali, global krizi en yalın şekilde anlattı. Ancak ondan daha önemli şeyler söyledi. yarın işe atılacak gençlere "okuyun, araştırın, konuşun" dedi. Umarım mesaj yerini bulmuştur. Okuyun ve araştırın bölümlerini bilemem, ama "konuşun" bölümü ile ilgili pek emin değilim. Çünkü soru sorun arkadaşlar diye ısrar etmemize rağmen çok soru gelmedi açıkçası.


Gelen soruların büyük bölümü de ne yazık ki, magazinel nitelikteydi. Bunun nedeni çok açık. Okuma ve araştırma alışkanlığı uçup gitmiş. Google'layıp elde edilen bilgilerle hayat geçmiyor. Oysa özel ya da iş hayatı olsun, hayatın en güzel yanı bilinmez oluşu. Bu da insanın içine büyük bir öğrenme isteği aşılıyor. Aşılaması da gerek. Aksi takdirde ne için yaşıyoruz. O zaman oturalım masamızda, birileri üç günde bir sulasın dursun, arada sırada da güneşten yanmış yapraklarımızı budasınlar.

Bu sessizlik fazlasıyla tehlike arz ediyor. Bir an önce üniversite kuşağının ayılması gerek. Kongrede de ifade ettim; global kriz onlara büyük fırsatlar sunuyor. Krizde yağan meteorlar pek çok paradigmayı alt üst etti. Şimdi sorumlu genç dimağlara aşırı ihtiyaç var ama onlar ortada gözükmüyor ne yazık ki.

Oysa ihtiyaç olan şey, Ali Ağaoğlu'nun da üzerine basa basa söylediği gibi; ARAŞTIRAN, SORUMLU VE İSTİKRARLI BİR GENÇ KUŞAK.

İddia ediyorum, ben buyum diyen ve öyle de olan herkes yarın sabah istediği işi kapar.



Messi... Jordi Savall... Messi...



Bu hafta benim için en sevdiğim şehrin, Barselona'nın haftasıydı.

Önce Lionel Messi Arsenal'e 4 attı. Arsenal'i de pek severim ya, içimin yağları eridi. Küçüklüğünde futbolcu olamayacak kadar çelimsiz olan bu çocuk, hala çok büyümemesine rağmen büyük işler yapıyor. Ilk golü saatte 105 km hızla ceza yayından attı. Son golde Arsenal savunmasına da kalesisine de hakaret etti. Adamlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitseler, kazanırlar.

Ardından Katalan müziğinin büyük ustası Jordi Savall İstanbul'daydı. Konserinin özelliği de, Savall'ın Osmanlı İmparatorluğu'nda önemli izler bırakmış bir devlet adamı ve tarihçi, Boğdan Bey'i Dimitri Kantemir'in eserlerini icra etmesiydi. Jordi Savall 16. ve 17. yüzyıllarda kullanılan "viola da gamba" adlı bir yaylı adeta çalgıyı konuşturuyor.

Dün akşam sahneye tekrar Messi çıktı ve bu kez Real Madrid'i devirdi. El Classico dünyanın bu güzel şehrinden yana sonuçlandı.

Barselona'yı seviyorum. Doyacak kadar iş bulsam hayatımın herhangi bir döneminde yaşardım. Katalanlar asil insanlar. Mutfağı da, futbolu da, müziği de iyi biliyorlar. Adam gibi yaşama sanatı Barselona'da çok olağan bir şey.

Daha Gaudi'yi saymadım bile:)

Messi için:
http://www.youtube.com/watch?v=DE8Xy0LD2os

Jordi Vardi için:
http://www.youtube.com/watch?v=r3onO9ZG7io&feature=PlayList&p=B9FA83B3A4D664CA&playnext_from=PL&playnext=2&index=1



10 Nisan 2010 Cumartesi

Barbaros Şansal'dan DEEP Talk'ta öğrendiklerimiz.


İkincisini gerçekleştirdiğimiz DEEP Talk hayal ettiğimiz şekilde devam ediyor. Sığlığından bıktığımız dış dünyadan, bir kaçış ve bir derinlik arayışı olan DEEP Talk, istiyoruz ki, derin konuşmalara sahne olsun.

Barbaros Şansal geçen perşembe Project House'daydı ve fazlasıyla hakkını verdi DEEP Talk'un.

Zaman zaman travma yaratan şeyler söyledi. Ama hayat travmasız anlaşılmıyor. Zaten bizim ihtiyacımız olan da bu değil mi? Bu güzel ülkede pek çok illetten başka nasıl kurtulacağız? Derin düşünüp travma yaratan konuşmalar yapmadan zihinsel devrim gerçekleşebilir mi?

Barbaros Bey en keskin sözleri bile ardından gelen sözcüklerle yumuşatabiliyor. Üstelik bunu o keskin sözleri yumuşatmak için yapmıyor, rakının ardından su içer gibi, söylev ritüeline uygun bir şekilde yapıyor.

Barbaros Bey cesur bir insan. Konuşmasının içinden benim çıkardığım özet cümle şu oldu: "Bir işi layıkıyla yapmak istiyorsanız, hiçbir şeyden korkmayın." Bu çok önemli. Çünkü korkular demir bir kafes gibi sarıyor bizi. Hayat da devam etmek zorunda olduğu için, o kafesle beraber hareket ediyoruz her yere.

Hayatta o kafesten kurtularak yaşayanlar ya mutlu oldular, ya da kazandılar. Che Guevara, Sokrat, Mustafa Kemal ya da Hektor, hepsi bu kafesten kurtulmuş insanlardı. Inandıklarını söylediler ve yaptılar. Başkaları için yaşamadılar. Çünkü korkmadılar. Bu dünyada bazı insanlar bunu başarabiliyorsa, cesaret mümkün demektir.

Birisi kalkıp, "sizi şapşala çevirmek için önce dilinizi elinizden alırlar ve maynd ettim, eksept ettim, entır tuşuna bastım gibi laflar ettirirler" diye konuşmalı. Bir başka cesur ayağa kalkıp "arabanın yan camından sarkıp bağırmakla vatan sevilmez" diye haykırmalı. Bir başka cesur "Anneler, babalar! Büyüdüklerinde size bakmaları için değil, güzel bir dünya yaratmaları için çocuk doğurun" demeli.

Cesaret davranışa bürünmeli. Barbaros Bey bunu kendi tarafında fazlasıyla yapıyor. DEEP Talk'a renk kattığı için binlerce teşekkürler.