11 Aralık 2010 Cumartesi

Teşekkürler, iyi kalpli beyaz adam!



















Kırmızı'nın 134. e-broşürü ile geldi.

Yandaki reklam iyi güzel de, içten içe bu reklamda gizli bir ön yargının ön kabulünü görüyor musunuz?

"Derinizin rengi geleceğinizi belirlememeli" sloganı ister istemez siyah derili insanların karanlık bir gelecekleri olabileceğini ifade ediyor.

Yaftalama zaten insanlık var olduğu sürece var olmuş bir kavram. Yaftalamaya karşı çıkan mesaj aktarımlarında, başta reklamlar olmak üzere hep aynı anlayış var.

Ben merak ediyorum: "Neden daima yaftalanmamış segment bu tip mesajların sözcüsü olmaya soyunuyor?

Açıkçası ben şu "iyi kalpli beyaz adam" konumlamasından sıkıldım. Haydi beyazlar hep beraber siyah adama yardım edelim, haydi zenginler hep beraber fakirleri giydirelim, haydi yaftalanmamış büyük adam vicdanın rahatlasın.

JeyLo'yu Güney Amerikalı hizmetçi rolünde oynatan senarist dahil, her kim yaftalamak istemiyorsa yaftalamanın hiçbir unsurunu hayatına sokmasın, olsun bitsin.

Güney Afrika'da Mandela Devrimi yaşanmışken ve A.B.D.'nin başında Obama gibi bir adam varken, hala deri rengi iletişimi yapan Sivil Toplum Kuruluşları"nı amuda kalkarak alkışlıyorum.



9 Aralık 2010 Perşembe

Hayatın kendisi GAP Analizi'ne gebedir.























GAP Analizi, pazar araştırmalarında sıklıkta kullanılan bir modeldir. Bu analiz türü beklentilerin karşılanma derecesini ortaya koyar. Aslında markanın hedef kitle ve sosyal paydaşlarının beklentileri karşısında konumlamasıdır bir anlamda.

GAP Analizi'nde 4 bölge vardır. Ben bunları anlamlarına göre renklendirerek okurum.

Benim "Yeşil Bölge" dediğim yer en önemlisidir. Burada yüksek önemde olan bir alanda yüksek memnuniyet sağlanmıştır.

"Kırmızı Bölge" olarak adlandırdığım alansa en kritik alandır; çünkü yüksek önemde olan bir alanda düşük memnuniyet vardır. Bu alanda performans derhal iyileştirilmelidir. Başarısızlıkların en temel sebebi bu alandan gelir.

"Sarı Bölge" olarak adlandırdığım bölgede de dikkatli olmak gerekir; çünkü Peter Drucker'ın dediği gibi yapılmaması gereken bir işi başarıyla yapmanın bir anlamı yoktur. Bu bölgede beklentiler gereğinden fazla karşılanmıştır ve bu da kaynak israfı demektir.

"Mor Bölge" olarak adlandırdığım yerde ise ikincil ve üçüncül derecede önemli olan işler vardır ve memnuniyet yetersizdir. Hedef kitle bu noktaya ilk etapta çok bakmaz ama önem derecesi artıyor mu, aynı mı kalıyor daima gözlemlemek gerekir.

Fransızların işletme dünyasına kattıkları bir yöntem olan Triyaj Yöntemi de GAP Analizi ile aynı mantığa dayanır. Fransız Ordusu II. Dünya Savaşı'nda yaralı askerleri 3 gruba ayırmıştı: Yaşama şansı en yüksek olanlar, yaşama şansı düşük olanlar ve hiç olmayanlar. Ordunun Sıhhiye bölümü tüm iş gücünü bu triyaja göre kullanıyordu.

GAP Analizi'ne dönersek, burada hedef kitle sadece müşteriler değildir. Çalışanlar için patronlar, patronlar için hissedarlar, sevgililer, aile vs, bu liste böyle uzar gider.

Çünkü hayatın kendisi GAP Analizi'ne gebedir.

Sevgililer Günü'nün önem derecesi kadınlar için yüksektir. Yani Sevgililer Günü'nde ya yeşil bölgedesinizdir, ya da kırmızı. O gün almadığınız bir hediye, başka bir gün alınmışsa, bu da sarı bölgeye girer ki, kaynak israfından başka bir şey değildir:)

Patron için önemli olan satıştır. Satışlar düşükken (Kırmızı Bölge), yılbaşı kartının çok beğenilmesi ile övünmek pazarlama komedyasıdır ve sarı bölgeye girer.

Müşteri için önemli olan aldığı ürünün zamanında eksiksiz çalışması ise, siz istediğiniz kadar nazik davranın, hatta uygun fiyata satın hiçbir şey fark etmez. Tatile yanında götürmek istediği taşınabilir DVD player çalışmamışsa kırmızı bölgedesinizdir. hem de kıpkırmızı:(

Hem iş hem de sosyal hayatta "Yeşil Bölge"ye dikkat etmek gerekir. "Yeşil Bölge"deki başarı olmadan toplam bir başarıdan bahsetmek mümkün değildir.

Tüm bunlar önceliklendirme ile ilgilidir. Önceliklendirmeyi bilmeyen başarılı olamaz.



Hedef kitle diye bir şey kaldı mı?

Bu ayki BRANDAGE yazımdır:

Hedef kitle kavramını masaya yatırmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Son yirmi yıldır büyük bir hızla bireye parçalanan dünyayı, birkaç SES grubu ile tanımlamak artık mümkün değil.

Uzun bir süre, çok anlamlı olmayan kriterlerle yaşatılan SES grupları, profilin daha ayrıntılı ve doğru olarak ortaya konması amacıyla 2007 yılında yapılan bir çalışmada, sosyal ve ekonomik kriterlerin çok daha anlamlı olduğu bir içeriğe kavuşmuştu. Bu çalışmada ortaya çıkan resimde, A grubu % 1,1; B grubu % 9,1; C1 % 18,9; C2 % 31,6; D grubu % 28,5 ve E grubu % 10,8 olarak ortaya konmuştu. SES gruplarını belirleyen en önemli değişkenler; demografik özellikler, konut sahipliği, eşya ve araç sahipliği, alışverişe ilişkin tutum ve davranışlar, teknoloji kullanımı, finansal tutumlar, temizlik ürünleri kullanımı, sağlık hizmetlerinden yararlanma, okurluk, kültürel ürünlerin kullanımı ve diğer ev dışı faaliyetlerdi.

Bu çalışma gerçekten farklı bir bakış açısını ortaya koyuyordu ve benim hedef kitle kavramıyla ilgili kaygı dolu düşüncelerimi bir nebze olsun rahatlatmıştı. Çünkü hedef kitleler statik değil dinamik unsurlar olarak ele alınmıştı. Mesela her hedef kitlenin yüzü, kendinden önceki SES grubunun üst ve kendinden sonraki SES grubunun alt katmanına dönükdü ve arada geçiş alanları tanımlanmıştı. Öte yandan, SES gruplarının en az iki kuşaktır o SES grubuna ait benzer özellikleri taşıması gerekiyordu.

Bugün bu kadar değerli bir çalışma bile insanları hedef kitle olarak gruplamaya yetmiyor. Çünkü dijital mecraların merkeze yerleşmeye başlaması ve hazır giyimden başlayarak otomobile kadar uzanan, tasarımda demokratikleşme süreci bugün hedef kitle meselesine çok daha yıkıcı bir iddia ile yaklaşmak zorunda olduğumuzu gösteriyor.

Mesela çok uygun fiyattan pazara çıkan bazı SUV’lara önce “fakir jipi” dendi. Ancak kimsenin beklemediği şekilde üst SES gruplarından insanların da bu araçları kullanmaya başlamasıyla bu söylem yerini “şiddetli ilgi”ye bıraktı. Zara, Mango gibi hazır giyim markaları tasarımcıların koleksiyonlarını 20’li, 30’lu rakamlarla tüketiciye sunmaya başladılar ve aynı ürünler farklı SES gruplarının üzerinde görülmeye başlandı. Bu mağazalarda, bir şirketin genel müdür yardımcısı olan zarif bir kadını da, kariyerine yeni başlayan seksi genç kızı da aynı anda alışveriş yaparlarken görür olduk. Hatta erkekleri de... Eskiden sosyete kafelerinden çıkmayan insanlar şimdi Starbucks’ta, kağıt üstünde kendilerinden farklı SES gruplarından insanlarla yan yana macchiato yudumluyorlar. Teknoloji marketlerinin fiyat çılgınlığına yine kağıt üzerinde farklı SES grubunda yer alan pek çok insan aynı anda cevap veriyor. Nike, Adidas veya New Balance’ın herhangi bir SES grubuna hitap ettiğini söyleyebilir miyiz? Limango’lar, Markafoni’ler, Gittigidiyor’lar, Hepsiburada’lar yine farklı insanların buluştuğu alışveriş havzaları haline geldi. Facebook ve Twitter, ünlüsünden ünsüzüne kadar pek çok insanın bir arada olduğu bir platform.

Bu markalar bu kadar farklı insanı bir arada tutmayı başarabiliyor, çünkü bu markaların hepsi başlı başına bir dünya ve farklı renkliliklere uzanmayı seviyor ve biliyorlar. Bildikleri bir şey daha var, o da, geniş kitlelere seslenmeden, yaşanası bir dünya ekonomisinin yaratılamayacağı. Pazarlamacılar isteseler de istemeseler de farklı kitlelere uzanmak zorundalar. Bundan yirmi yıl önce bu sorun üst (high-end), orta (mid-end), alt (low-end) denen ürün bölümlenmesi ile çözülmeye çalışıldı ve bu durum halen böyle devam ediyor. Oysa gelecekte bundan çok farklı yapılanmalar göreceğiz.

Gerçek şu ki, dijital devrim SES gruplarını sarsıyor. Bugün medya brifimize “B/C1, 25-34, kadınlar” diye yazsak da, hatta bu brif medya planının oluşmasında önemli bir rol alsa da, yaratıcı nosyon adına çok şey ifade etmemektedir. Bana göre, artık bu brifte anlamlı kalan tek ifade “25-34, kadınlar”dır, hatta 25-34’ün bile anlamı bir yere kadardır ve pazarlama iletişimcisine ilham veren en anlamlı ifade sadece “kadınlar”dır.

Şimdi asıl mesele SES grupları konusunda yıkılan duvarları görebilmektir! Önce efendiler ve köleler vardı... Sonra Bolşevikler ve Menşevikler... Ardından A, B, C1, C2, D ve E... Şimdi de Ahmet, Jane, Boris, Silvia, Leo, Elphas, Lena, Henrik, İdil ve Antonio...

Hedef kitle grupları parçalanıyor. Herkesin kendisinin başlı başına SES grubu olduğu bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Asıl soru, pazarlamacılar, pazarlama iletişimcileri ve marka uzmanları olarak bu dünyayı nasıl yöneteceğimizdir. Mesela TATA, Jaguar ve Land Rover’ı satın aldı. Belki bugün pek çok tüketicinin bundan haberi yok ama yarın duyduklarında akılları karışmaya başlayacak. Alt SES grubunun markası, üst SES grubunun markasını satın almış, şu dünyanın işine bak!

Benim yıkıcı bir iddiam var. Aslında A grubundan E grubuna kadar bütün gruplar birbiri ile benzeşiyor. Bu meseleyi anlamak için sağ beynimizi biraz daha fazla çalıştırmamız gerek. Sadece sol beynimizi kullanırsak her şeyi ayrıştırılmış SES gruplarına göre çözeriz; oysa sağ beynimizi de kullanırsak aşağıdaki gibi farklı sorular tek tek belirir gözlerimizin önünde:

1. Hedef kitle diye bir şey varsa ve bir markanın tüm SES gruplarına hitap etmesi mümkün değilse, premium kategoride bir markanın gerçeği A, B grubu tarafından giyilirken, nasıl olur da, D ve E grupları dahil alt SES grupları taklitlerini giymektedir. Onlara bu vizyonu (!) veren duygu nedir?

2. Hangi duygu C grubu bir adama arabasının logosunu söktürüp, premium bir otomobil markasının logosunu onun yerine yapıştırmaktadır?

3. Konu çocuğun beslenme çantasına girme noktasına gelince, markalı ve dilimlenmiş ekmek C2 ve D grubunun evine nasıl girmektedir?

4. Köprünün üstünde simit satan delikanlının elinde nasıl olur da i-phone bulunur? Bu i-phone maketse bile (ayrıca niye olsun ki), ona bunu yaptıran içgörü nedir? “Köprü üstünde simit satmak nasıl bir hayattır?” sorusuyla otomobilinin içinde bekleyen diğer i-phone’lu adam bunu görünce ne hisseder?

5. C grubu kızımız alelade günlerde yerli parfüm kullanırken neden özel günlerde A grubu bir genç kızın kullandığı pahalı parfümü kullanmaktadır? Acaba bu özel günlerin sayısı gelecekte 365 olabilir mi?

6. Insanlar Facebook hesaplarına aynı SES gruplarından insanları mı kabul ediyorlar? Facebook da bir marka olduğuna göre, farklı profilden insanlar aynı markanın çatısı altında nasıl bir araya gelebiliyorlar? Facebook online bir kulüp olmasaydı, bu durum mümkün olabilir miydi?

7. Coca Cola’nın hedef kitlesi bir SES grubu mudur, yoksa hayatın tadına varan herkes midir?

Hedef kitle denen kavramın SES grupları üzerinden anlatımının anlamsızlaşmaya başladığı bunun gibi onlarca soru var. Bu sorular bize marka yönetirken ve onun etrafında yer alan yaratıcı endüstrilerde çalışırken asla unutmamamız gereken bir şeyi hatırlatıyor: Herkes özünde insandır. Marka yönetmek denen iş de özünde insanı anlamaktır.

Bu nedenle, hedef kitle tanımını pazarlama iletişiminin hangi disiplininden olursa olsun özünde yaratıcı insanlar yapmalıdır. Benim bugüne dek duyduğum en etkili, doğru ve yaratıcı hedef kitle tanımı, Pink Floyd dinleyicileri için yapılmıştı: Hayattan zevk almayı bilen melankolik manyaklar.

5 Aralık 2010 Pazar

İyi fikir, basittir.


Bayramda Cannes sokaklarında dolaşırken meşhur alışveriş caddesi Rue d'Antibes'te genç yaşta insanların elinde kendi boyları kadar çantalar gördüm.

Meslek hastalığı olsa gerek, yaptığım kısa takip sonunda yeni açılan bir bayan iç çamaşırı mağazasının lansman taktiği olduğunu anladım.

Soleil Sucré adlı mağaza, alışveriş miktarı ve boyutu ne olursa olsun mağazadan eli dolu çıkan herkese, aldığı ürünü kocaman bir torba içinde veriyordu. Akıllı iş doğrusu. Zira benim orada olduğum bir saat içinde, en az 20 kişinin bu kocaman torbaları Rue d'Antibes boyunca sürüklediğini gördüm.

4 Aralık 2010 Cumartesi

EGOIST SAAT ve GÖRÜNTÜLÜ HAVUZ

Zihin özgür kalınca yaratır. Yaratıcılığımızı engelleyen tek şey zihinsel bariyerlerdir. İşte bunun en güzel örneğini ben Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ndeki derslerimde yaşıyorum.

11 yıldır Yeditepe Üniversitesi'nde Stratejik Yaratıcılık üzerine düzenli dersler veriyorum. Bu dersin son yıllarda adını Lateral Teknikle Yaratıcılık olarak değiştirdik. Özetle Edward de Bono'nun tekniğiyle yaratıcı süreçleri değerlendirdiğimiz bir sınıf oluştu. Bunun için Bölüm Başkanım Yrd. Doç. Dr. Nazan Bora'ya çok teşekkür ederim.

İşte yaratıcılığın yetenek değil, sistemli çalışma olduğuna güzel iki örnek.

Bir...

Bundan 4 yıl önce Yeditepe Üniversitesi, Endüstri Tasarımı Bölümü'ndeki öğrencilerimle gerçekleştirdiğim "Lateral Teknikle Yaratıcı Düşünce" dersinde yine Edward de Bono'nun adını verdiği bu tekniğiyle bir saat yaratmıştık.

Sınıfa ilk girdiğimde her zamanki gibi şunu sordum:

- Beyler, bayanlar! Bugün ne yaratalım?

Her zamanki gibi kendileri karar verdiler: Saat yaratalım fikri çıktı.

Bunun üzerine adettendir diyerek:) PO (provocative operation) yaptık ve ortaya EGOIST kelimesinden EGOIST SAAT fikri çıktı. Altı şapkalı düşünce yöntemi ile bu fikri aşağıdaki gibi ilerlettik.

Bulduğumuz saatin akrebi ve yelkovanı yoktu ve sadece dakikayı gösteriyordu. Zemin rengi de saat başı değişiyordu. Örneğin isterseniz saat 1 iken zemin mavi, saat 2 iken zemin kırmızı, 3 yeşi, 4 mor diye zemin renkleri değişiyordu. Bu zemin renklerinin hangi saati temsil ettiğini sadece saatin sahibi biliyordu. Bu nedenle saate EGOIST SAAT adını vermiştik.

İki...

Bu sene de her derste olduğu gibi, 08 Kasım 2010 tarihindeki derste, çalışılacak endüstriyi yine öğrenciler belirledi. "Havuz yapalım" dediler. Ardından Provokatif Operation sürecine geçtik. Bu bölüm öğrencilerin çok hoşuna gider.

Başladılar atmaya... PO zaten atma faslıdır... Nargile. Çay. Beyaz. Yumurta. Köğekbalığı. Erdem. Saksı. Micky Mouse. Yaprak. vs vs vs...

Ardından "Köpekbalığı" ve "Micky Mouse" kelimelerini seçerek aşağıdaki havuzu yarattık:

Fikir: Reel D görüntülü havuz.
Uygulama: Hologramic projeksiyon sistemiyle havuzun içinde istenilen görüntünün verilmesi.

Bunu tüm sınıf beraber bulduk. Siyah şapkası olmayan :) ENDTAS sınıfıma teşekkürler.

Bu soruyu sınıfta sormak yasak çünkü bizim sınıfta siyah şapka yok!

Ama ben buradan sorayım: Böyle bir havuz bilen var mı?

Kavruk bırakılmış, esinlenmeye (!) alıştırılmış Siyah Şapkalar Ülkesi'nde yaşayan tüm yaratıcılık aşıklarına umutla duyurulur:)

Türkiye'nin önündeki en büyük engel nedir?

Türkiye dinamik bir ülke. İnsanı sıcak ve hareketli. Ticaret yapmak istiyor, kazanmak istiyor, büyümek istiyor. Kişi başı gelirini arttırarak yıllarca yaşadığı ezikliğin intikamını almak istiyor.

Alıyor da.

Avrupa büyük bir atalet içinde iken, Türkiye büyüyor. Bugün Avrupa Birliği'ne girmeyelim diyenlerin sayısı hiç de az değil. Çünkü Türkiye, eski Türkiye değil. Yirminci yüzyılda çektiği bütün sıkıntıların acısı yirmi birinci yüzyılda çıkaracak gibi. Buna ben de yürekten inanıyorum.

Ancak...

Türkiye'nin önünde büyük bir engel var: SİSTEMSİZLİK.

Sisteme ve kurallara uymuyoruz. Sistemi yazılı hale getirmiyoruz. Getirsek bile; kağıda yazıyoruz ama uygulamaya geçirmiyoruz. Sistem dediğimiz olgunun anti-ütopya devleti tadında olmasından bahsetmiyorum ama sistemin tıkır tıkır çalıştığı, insana değer verilen, insanın sistemin kurallarına iyi uyduğu ve bunun da karşılığını eksiksiz aldığı bir ülke haline getirmeliyiz Türkiye'yi. Yaratıcılık gibi öznel bir olgunun bile sistemli çalışmanın eseri olduğunu bütün dünya biliyor. Ancak sistemli çalışma durumunda bir geleceğimiz olabilir. Devleti yönetenlere, öğretmenlere, CEO'lara, direktörlere düşen budur. Bu nedenle, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'nin bir yönetici versiyonunun acilen yazılması gerekmektedir.

Kimse kusura bakmasın. Ben kıyaslamamı Avrupa ile yapacağım. Çünkü yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren düştüğü atalete rağmen, dünyada kurumsallaşmış tek kıta var, o da, Avrupa. Mesela Türkiye, Avrupa'daki karşılıklarından en az üç kez daha dinamik KOBİ'lerle dolu. Bu KOBİ'ler harıl harıl üretim yapıyorlar ama çok azı yazılı bir strateji kültürüne sahip. Internet sitesinde kes-yapıştır vizyonlar, değerler ve misyonlara sahip olarak bir kuruma kurumsallık ve o kurumun çalışanlarına inanç aşılamak mümkün değildir. Bunları yapmazsanız da, bir geleceğiniz olamaz.

Avrupa Birliği sadece ekonomik bir topluluk değildir, bir kurallar manzumesidir. Bayramda Fransa'da on gün boyunca otomobil kullandım ve gördüm ki, bu ülkede kaza yapmak için gerçekten çok çaba sarf etmek gerekir. Çünkü yazılı kurallar var ve herkes kurallara uyuyor. Bizde ise kurallar konusunda ülkenin büyük bölümü ayakta uyuyor.

Sadece Avrupa'dan daha çok çalıştığımız için ondan daha hızlıyız. Ancak evrensel kurallara uymadan bu hızda çalışarak kaza yapmamak mümkün değildir. Batılı markalar yüzyıl önce stratejilerini yazılı hale getirmişlerdir; bunu kurum içine yaymışlardır; ve markalaşmanın kurallarına trafik kurallarına uydukları gibi uymuşlardır. Bu nedenle markalar dünyasına hala Avrupa ve onun Amerika'daki karşılığı olan A.B.D. hakimdir. Türkiye genelinde tüm markaların yapması gereken de evrensel kurallara uymaktır. Artık KOBİ patronları çalışanlarını toplayıp "çalışmak, çalışmak, çalışmak" gibi Napolyonyan söylemleri bırakıp, derhal işin ehli vizyoner profesyonellerin ölçüme inanan ellerine güvenmeyi öğrenmelidirler.

Soysal Danışmanlık'ın gerçekleştirdiği Perakende Günleri 2010'da Sayın Erkut Yücaoğlu, 10 yıl içinde Türkiye’nin % 100 büyüyeceğini ifade etmiş ama Türkiye'nin önünde bazı engelleri de işaret etmişti. Yücaoğlu'nun İstihdam Riski, Dış Ticaret Açığı, Eğitim Sorunu, Siyasi Arenadaki Rahatsızlık ve Mikroekonomik Reform İhtiyacı olarak sıraladığı engellere, ben kesinlikle SİSTEMSİZLİK engelini de eklerdim.

İddia ediyorum; % 100 sistem için, sadece % 1 hız kesmek yeterlidir.

Çünkü sahip olunan % 100 sistem, evrensel bir başarının yegane güvencesidir.

Siz ne dersiniz?





Türkiye'de yaşayan tüm yayalar, birleşin!


Project House olarak Mixx Awards'da 6 ödül aldık.

Bunlardan biri de, prodüksiyonunu Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü öğrencileri (2009-2010 eğitim yılı R-Vitamini sınıfı) ve Serkan Şedele ile birlikte gerçekleştirdiğimiz; Sivil Toplum Kuruluşları kategorisinde Gümüş Mixx aldığımız Yaya Derneği işi.

Ödül gümüş olsa da, benim için önemi altın derecesinde. Çünkü bu ülkede ne yazık ki, yayalara hayat yok. Bu hayatı kısıtlayan da yine toplumsal bilinçaltımızdaki acınası arıza. Bu nedenle, her konuda mücadele etmemiz gerekiyor. Biz de bu mücadeleye Serkan Şedele, R-Vitamini öğrencileri ve değerli hocaları Jale Koçak'la yaratıcı alanda destek verdik.

Umarım bir gün bu ülkede direksiyon başına geçen hiç kimse, idinden gelen ve egosunda yaşadığı karmaşanın acısını yayalardan çıkarmaz ve o gün Türkiye'de yaşayan tüm yayalar batılı karşılıkları gibi caddelere (hatta kaldırımlara) titremeden adım atarlar.

Bu arada Mixx Awards'da aldığımız diğer ödüller de şöyle. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Tefal Videolu Tarifler Markalı İçerik Altın Mixx

Yakala.co Ürün Lansmanı Altın Mixx

Teknosa Doğumgünü Mobil Gümüş Mixx

Yaya Derneği STK Gümüş Mixx

Yakala.co Sosyal Medya Gümüş Mixx

Henkel E-ajandam B2B Bronz Mixx